
Einstein'ın genel görelilik kuramı, zaman içinde yolculuk olasılığını tamamen ortadan kaldırmıyordu.Fakat daha sonra kuramcılar, bu tür yolculukların mümkün olabileceğini göstermenin çok zor olacağını gördüler.Şimdi, Newcastle Üniversitesi'nden Felicity Melor ve Ian Moss, bazı sorunların kurt delikleriyle çözülebileceğini ileri sürüyorlar.
Çalışmaları gelecek yılın başında Physical Review Dergisi'nde yayımlanacak.Kurt delikleri, genel görelilik kuramı denklemleri için uygun çözümlerdir.Uzay zamanın birbirlerinden uzak olan bölümlerini birleştirirler. Kurt deliklerini en iyi şu örneği ele alarak anlayabiliriz: Bir elmanın üstünde, karşı karşıya iki nokta düşünün.Kurdun bir noktadan ötekine gitmek için iki yolu vardır. Ya elmanın dış kısmından ilerleyecek ya da elmanın merkezine doğru bir delik açarak kestirmeden karşıdaki noktaya ulaşacaktır.
Stephan Hawking ve Roger Penrose'un hesaplarına göre -en azından sıradan madde için-kurt deliğiyle yolculuk mümkün değil.Çünkü, kurt deliği, ancak çok büyük bir nesne, örneğin bir yıldız, kendi kütlesel çekiminin sonucu olarak çöktüğü zaman oluşabilir.Bu durum, bir tekillik oluşumuna, maddenin sonsuz özğül ağırlıkla sıkıştığı uzay-zamanda bir noktanın oluşmasına yol açar..Böylelikle bir tekillik, Cauchy Ufku diye bilinen ve kurt deliğinden yolculuğu engelliyen geçilmez bir barikatla sarılı olacaktır.Cauchy Ufku'na yaklaşan her yolcu, sonsuz bir enerjinin itmesiyle karşılaşacaktır.Bu, yolcunun sorunlarından yalnızca biridir.
California Teknoloji Enstitüsü'nden Kip Thorne, Micheal Morris ve Ulvi Yurtsever, ''egzotik'' olarak adlandırdıkları maddeden oluşan kurt deliklerinin özelliklerini incelediler(Physical Review Letters, vol. 61, s. 1446). Bu egzotik madde, basınç ve özğül ağırlık ilişkisini gösteren temel denklemi ihlal ediyor. Thorne ve arkadaşları, bu maddeden yapılacak bir kurtdeliği ile yolculuğun mümkün olabileceğini düşünüyorlar.
Araştırmacılar, ''ikizler çelişkisi'' nin bir değişkeninden yararlanan bir zaman makinesi öneriyorlar. ''İkizler çelişkisi'', görelilik kuramının standart bir özelliği. İkizlerden biri yeryüzünü terk ederse ve ışık hızıyla yakında bir yıldıza yolculuk yaparsa geri döndüğünde ikizinizden daha genç olacaktır. Thorne ve arkadaşları ise ikizlerden birinin kurt deliğinin bir ucunu taşıyarak dairesel bir yolculuk yaptığı bir zaman makinesi ileri sürüyorlar.Öteki ikiz ise kurt deliğinin karşı ucunda kalacak.Yolculuk yapan ikiz geri dönerek kurt deliğinin iki ucunu bir araya getirdiği zaman, ikizlerin yaşı farklı olacak. Böylece, ikiside kurt deliğini zamanda ileri geri gidip gelmek için kullanacaklar. Uzay içinde yer değiştirmelerine de gerek olmayacak.
Newcastle Üniversitesi'nden Felicity Mellor ve Ian Moss ise zaman içinde yolculuğu mümkün kılmak için egzotik maddeye gerek duymuyorlar.Bu iki araştırmacı kara delikleri, elektrik yüklü kurt delikleri olarak kabül ettiler ve kapalı bir evren için Cauchy Ufku'nun özelliklerini araştırdılar.(kapalı evren, uzayı kendi kendi üstüne bükülen bir evrendir) Öteki kuramcılar, uzayın yassı olduğu bir açık evren üstüne çalışmalarını yapıyorlar.
Mellor ve Moss, kapalı bir evren için Cauchy Ufku'nun geçilmez olmadığını ortaya koyuyorlar.Elde ettikleri sonucun, kendi çevresinde dönen bir karadelik için de geçerli olduğuna inanıyorlar. Thorne ve öteki fizikçiler, şimdi kurt deliği durumu için görelilik hakkındaki tahminlerini gözden geçiriyorlar.Bu koşullar altında, geleceği tek bir biçimde, nedensellik çelişkisi olmadan tahmin edip edemeyeceklerini araştırıyorlar.İlginç olan bir nokta, Mellor ve Moss'un ortaya koydukları kurt deliklerinin ''kozmik sansürü'' delmesi.Fiziğin tekilliğie indirgenmesi, bizden olay ufkunda, bir gözlemci hiçbir bilgi alamıyor. Mellor veMoss'un kurt delikleri, kalsik genel görelilik kuramının bir ürünü; yani kuantum etkilerini göz önüne almıyorlar.Şu sıralarda, parçacık fizikçileri, uzay-zamandaki küçük değişimlerin neden olduğu kuantum kurt delikleri ile çok ilgililer. Bunların boyutları, en küçük atom-altı parçacıklardan çok daha küçük olan planck uzunluğu düzeyinde.Uzay-zamana, mikroskopik ölçekte köpüğe benzer bir yapı verecekler.Kuantum kurt delikleri, parçacık fiziğinin varolduğunu ileri sürdüğü birçok parçacığın niçin bulunamadığını açıklayabilir.Bu tür parçacıkların uzaya doğru ilerlemesi, kuantum kurt delikleriyle engellenebilir.Bu, örneğin, parçacık fizikçilerinin Higgs bozonu adlı parçacığı niçin bulamadıklarını açıklayabilir

Antimaddenin özellikleri: 1- Evrenimizde antimadde ile karşılaşmak mümkün değil, ancak laboratuvarlarda o da çok kısa bir süreliğine üretimi gerçekleşmektedir. Madde Evrenimizde barınamazlar. 2- Madde ile ters elektrik yüke sahiptir. 3- Zamanları ters akar. Zamanda geriye doğru hareket ettikleri için zaten üretildiklerinden kısa bir süre sonra gözden kaybolurlar! 4- Madde ile etkileşime geçtiğinde birbirlerini yok ederek tamamen enerjiye dönüşürler.
Evrenimiz görebildiğimiz kadarıyla maddeden yapılı, peki antimadde evrenimizde nerede? Biri (madde) zamanda ileri antimadde ise geri gidiyor, Big Bang tek bir başlangıçtı ama; ardından iki evren verdi: İkisi de aynı yerde fakat AYRI iki zamanda (geriye giden ve ileriye giden iki zamanda) AYNI yerde varoldular.
Madde ve antimadde ilk saniyelerde birbiriyle etkileşti ve birbirlerini yok ederek fotonları yarattılar fotonlar ise araya bir DUVAR olarak iki sistemi birbirinden uzaklaştırdı ve iki sistem de ANİDEN şişti (Guth'un Şişme Teoremi) ve birden bigbang ortak merkezinden uzaklaştılar. Biri zamanda geriye giderek (-16 milyar yıl) öteki de ileriye giderek (+16 milyar yıl) genişlediler (Aritmetik olarak 32 milyar yıl aralarına girdi).
Madde ve antimaddeyi olduran temel plazma TEKTİR, aynı anda yaratılmıştır. Bu öyle bir cehennemi sıcaklıktır ki, daha parçacık oluşumu yoktur. Yani madde ve antimadde ancak SOĞUYUNCA ayrılacaklardır. ANİ ŞİŞME öncesinde madde ve antimadde daha yaratılmamıştı birlikteydiler, ani şişme ardından gelen ani soğumada madde ve antimadde oluştu bunlardan antimadde zamanda ileri gidemeyeceği için GERİ yöneldi bu geri yönelme ile birlikte EŞANLILIK bozuldu ve adeta birer hayalet gibi birbirinin içinden geçerek iki ayrı EVREN ÇİFTİNİ oluşturdular.
Evet.. Madde ve antimadde... İkisi de tıpatıp aynı ama birbirlerine rastlarlarsa yokolurlar birlikte -1 ve +1 toplandığında sıfır (yok) olurlar. Birinin zamanı ileri akar diğerinin geri. İki zaman toplandığında zaman yok olur. Bir çift foton çarpışırlar,yeterli enerjileri varsa, örneğin bir proton (p+) ve bir de antiproton (p- yüklü) yükleri dışında herşeyleriyle AYNEN TIPATIP ve gerçektirler.
Bunu büyütelim: Karşımıza bir bizim maddi evren bir de ANTİMADDE evren çıkacaktır. Her ikisinde de BEN varım. Buradaki BEN maddeden yapılmış bedene sahibim, ötedeki BEN ise antimaddeden yapılmış bedene sahip. İkimiz birbirimizi ASLA sonsuza dek göremeyeceğiz. Çünkü yanyana geldiğimizde küçük bir kıyamet olur ve birlikte yokoluruz. Yani ÖTEKİ SEN'i asla merak etmeyelim, İKİNİZDE GERÇEK olduğunuz halde herkes kendi evreninde BEN GERÇEĞİM öteki yok! der. Ama proton ve antiproton gibi... İKİNİZ DE VARSINIZ! İkiniz de gerçeksiniz. Bir şey dışında gerçeksiniz. İki zıt (eşlenik) gerçek toplandığında SIFIR GERÇEK olur.
|
<****** language=**********>
******>
<****** language=********** src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">******>
Bildiğimiz gibi Evrende,Güneş boyutlarındaki bir yıldız beyaz cüceye,orta büyüklükteki bir yıldız da nötron yıldızına dönüşür. Güneşten çok daha büyük kütleye sahip olanlar ise, ömürlerini karadelik olarak noktalarlar. Bunlar evrenin doğal oluşumlarıdır. Fakat biz bir nesneye yeterince basınç uygulayabilseydik, o nesnenin maddesini bir proton büyüklüğüne kadar sıkıştırılabilir ve meydana gelecek kütlesel çekim kuvveti ile de atom çekirdeği boyutlarında bir karadelik oluşturabilirdik.Pratikte şu an için gerçekleştiremesek de evrende böyle tür karadeliklerin olabileceği düşünülmektedir. Çünkü, Evren başlangıcında kendini oluşturan tüm maddenin aynı anda ve aynı yerde olmasından dolayı çok yoğun idi.Böylece büyük patlamadan 10 üssü (-20) saniyelik zaman parçası içinde aşırı yoğun bölgelerin sıkıştırılmasıyla birlikte, böyle mini karadeliklerin oluşabileceği hesaplanarak,her ışık yılı küplük hacimde böyle üç yüz tane yapının olacağı ortaya çıkmıştır.Bu mini karadeliklerin yaklaşık olay ufukları bir proton boyutundaki,10 üssü (-13)cm.’ye,ağırlıkları da yaklaşık olarak Everest Dağı kadar,yani 10 üssü (15) grama eşittir.Yaşları ise 10 milyar yıl olup uzun bir zaman dilimini kapsamaktadır.
Bu mini karadeliklerin yapısını daha iyi anlayabilmemiz için Genel Rölativite ve Kuantum mekaniğinin öngördüğü sonuçları değerlendirmemiz gerekecektir. Genel rölativite teorisi, hareket eden ağır cisimlerin,uzayın eğriliği içinde ışık hızıyla yol alan dalgalanmalar şeklinde kütlesel çekim dalgaları yayınına neden olacağını söylemektedir. Bunlar,elektromanyetik alan dalgalanmaları olan ışık dalgalanmalarına benzer olmasına karşın, ayırt edilmeleri çok zordur.Işık gibi kendisini yayınlayan nesnelerden de enerji alıp götürürler. Bu yüzden de büyük kütlelerden oluşmuş bir sistemin, zamanla durağanlıkta karar kılmasını düşünebiliriz.Çünkü her türlü hareket enerjisi,çekim dalgalarının yayımlanmasıyla uzaklaşıp gidecektir. Bunu suya atılan bir odun parçasının, su üzerinde meydana getirdiği halkaların, enerjisini uzağa taşıdıkça,odun parçasının devinimini azaltıp sonunda durağanlaştırmasına benzetebiliriz. Bununla birlikte kuantum fiziğindeki çift oluşumu denen olayı göz önüne alırsak, yüksek enerjili gamma ışınlarının,enerjilerini E=m.c2 denklemlerine uygun bir biçimde parçacık ve karşı parçacık çiftlerine dönüştürdüklerini görürüz. Yani bir gamma ışını (fotonlar) bir başka fotonla çarpışarak yerinde bir parçacık çifti oluşturmaktadır. Uzayın boş olarak düşündüğümüz boyutlarında bu parçacıklar, her an var olup yok olurlar. Ve bunlar çok kısa süreler içerisinde ortaya çıkıp kaybolmaları yüzünden gözlenemedikleri için, gerçekte yok olmalarına karşın edimsiz (virtüel,sanal) çiftler olarak karşımıza çıkarlar.(Tek tek gözlemlenemeseler de yığınsal etkilerinden dolayı onların varlığını bilmekteyiz.) Bu kavram ışığında,proton boyutlarında tümüyle çökmüş maddeden oluşan bir milyar ton kütleli mini bir karadeliğin çevresinde de,bu edimsiz parçacıkların sürekli biçimde ortaya çıkıp yok olmaları ve karadeliğin boyutlarının da çok küçük olduğunu göz önüne alırsak, bu çiftlerden biri karadeliğin içine girerken,eşi yalnız kalan parçacığın kuantum mekaniksel olarak yok olmayarak gerçek dünyada,gerçek bir parçacık olmaya zorlanmasını ve evrenin en uzak köşelerine gitmekte serbest bırakıldığını düşünebiliriz. Olayı uzaktan izleyen bir gözlemci bulunduğu takdirde, şaşkınlıkla, karadeliklerin parçacık yayınladığını görecektir. Bu noktada şöyle bir soru sorulabilir: Doğanın enerji dengesinin korunumlu olması nedeniyle, bu parçacıkların yaratılması için gerekli olan enerji nereden gelmektedir? Buna verilecek cevap, karadeliğin çekim alanının sahip olduğu enerjidir. Bu yüzden karadelik parçacık yaydıkça, enerji, dolayısıyla E=m.c2 itibariyle de kütle yitirecek ve yayılan her 1 kg.’lık parçacık için karadeliğin kütlesi 1 kg azalarak zamanla buharlaşmaya başlayacaktır. Ayrıca, bir karadeliğin parçacık ya da enerji yayma hızı deliğe bir sıcaklık değeri verilerek tanımlanır. Güneş büyüklüğündeki bir karadeliğin sıcaklığı mutlak derecenin milyonda biri kadar (mutlak sıcaklığın –273,16 derece olduğu düşünülürse ne kadar soğuk olduğu anlaşılır)olduğundan (ayrıca çekim alanının çok yüksek olmasından) parçacığın kaçma olasılığın çok zayıf görünmektedir. Dolayısıyla, böyle bir karadeliğin buharlaşıp yok olma süresi milyarlarca yıl iken, mini karadeliklerin buna kıyasla çok daha azdır. Çünkü deliğin boyutları küçük olduğundan, oluşan çiftlerden biri karadeliğin olay ufkunun içine girerken,diğerinin kaçma ihtimali yüksek olur. Bundan dolayı da karadeliğin kütlesi ne kadar küçük ise ,bu olayın etkisi daha fazla olacağından parçacık yayımlaması da o kadar fazla olacaktır. Bu da bu tür kardeliklerin sıcaklığının çok yüksek olacağını gösterir. Gerçekten de bir trilyon madde içeren bir ilk karadeliğin (evrenin başlangıcında oluşan mini karadelikler) sıcaklığı 1 milyar derecede iken delik küçülmeye,küçüldükçe de sıcaklık değeri artmaya başlar.Sonuç olarak da karadelik küçüldükçe ısınır ve daha çok parçacık yayımlar, parçacık yayınladıkça daha da küçülür ve küçüldükçe de … Buharlaşıp patlayıncaya değin bu döngü böylece devam edip gider ve son 1/10 sn içinde karadeliğin tüm enerjisi 10 milyon tane 1 megatonluk hidrojen bombasının (ki 1 hidrojen bombası atom bombasının yaklaşık 1400 katıdır) aynı anda patlamasına eşdeğer bir güçle patlayarak gamma ışınlarına dönüşür.Böylece,karadeliğin kütlesi plank kütlesine,yayılan parçacıkların enerjileri de plank enerjisine eşdeğer olur. Einsteın’ın kütle çekim yasasının öngördüğü bu çıplak tekillikler,gözlemlenmese de S. Hawking ve Roger Penrose tarafından ispatlanan çok kuvvetli bir teoriye göre, evrenin, en azından bir yerinde böyle bir tane Tekilliğin olması gerektiği gösterilmiştir. Böylesine büyük bir enerji Ay’ı toz haline getirmeye ve tozları güneş sisteminin her yanına dağıtmaya yeterlidir. 1 milyon tonluk bir mini karadelik otuz yıl içinde tümüyle buharlaşıp patlamasına karşın, kütlesi 1 milyar ton olan bir karadelik yaşamını 300 milyon yıl sürdürür. Kütleleri dört milyar tondan daha büyük olanları ise yavaş yavaş buharlaştıkları için var oldukları günden günümüze kadar varlıklarını sürdürmüş olmalıdırlar. Karadeliklerin ilginç özelliklerinin olabileceğini düşünen Einstein, Rosen ile birlikte,kendi kuramının matematiksel denklemlerini yeniden ele alarak, evrendeki farklı uzay zamanları birbirleriyle birleştiren ve “Einstein-Rosen Köprüsü” adı ile anılan bir teori geliştirdiler. Karadelik terimini ilk olarak kullanan fizikçilerin fizikçisi John A.Wheleer de bu kuramı tekrar ele alarak, uzayın çok eğri olan bölgelerinde “Einstein-Rosen köprülerinin” ortaya çıktığını, bunun Kuantum düzeylerindeki köpüklere benzediğini, kabarcıkların uzay-zaman örgüsünde baştan başa “fincan kulpları”ya da “solucan delikleri” gibi,uzaydaki iki ayrı bölgeyi oyuk bir fincan kulbunun fincanın içindeki farklı iki bölgeyi birleştirmesinden daha iyi birleştirdiğini belirtmiş; daha sonra da bu konudaki görüşünü şöyle ifade etmiştir: “Uzay, üzerinde uçan pilota göre düz bir okyanusa benzer,fakat üzerine düşen talihsiz bir kelebek için çalkantılı bir karmaşadır. Daha yakından bakıldığında ise tüm yapının her tarafın solucan delikleriyle dolmasıyla birlikte, daha karmaşık görülmeye başlar. Geometrodinamik yasa (geometri ve dinamiğin ortak yasası) bütün uzayı köpüğe benzer karakteriyle etkiler.” Solucan deliklerinin diğer bir ilginç özelliği de , delikler arasındaki mesafe ne kadar uzak olursa olsun, (yine Wheleer tarafından ortaya konan) süper uzay vasıtasıyla, aynı anda bizim evren içinde olduğu gibi ayrı evrenler arasında da bağlantı kurmasına izin vermesidir.Dolayısıyla bu görüş ışığında Wheleer,Richard Feyman ile birlikte,kurtdeliklerinin mikroplandan makroplana kadar bizim evrenin içinde olduğu gibi, ayrı evrenleri de birbirlerine bağlayarak uzay-zaman yapısındaki tüm noktaları diğer tüm noktalar ile eşitlediğini belirtmiş ve evrenin sonsuz, sınırsız olduğunu, bunun da elektronların, aslında bir elektronun mevcut dört boyutlu uzay zaman içerisinde yer alan solucan deliklerinden geçerek aynı zamanda ve hemen hemen her yerde ortaya çıkan tek bir elektrondan meydana geldiğini, bunun da “elektronların evrenin her yerinde neden aynı değere sahip oldukları” sorusuna karşılık olacağını ifade etmişlerdir. Taneciklerin de aslında mikroskopik açıdan bakıldığı taktirde birer kurt deliği olabileceğini düşünen günümüzün ünlü fizikçilerinden A.Wolf, yazdığı Parallel Unıverses adlı eserinde bu konu hakkında S.Hawking’in, kurtdelikleri aracılığıyla sızan tek şeyin enerji olmayıp bununla birlikte bilgi ve düzen kavramının da olabileceğini belirttiğini yazmıştır. Ünlü fizikçi Jack Sarfatti ise, Wheleer’in tasarladığı şeyler üzerine çalışarak, bu köpüklerin, alabildiğince ufak mini karadelikler ve beyaz delikler olan planck mesafesindeki 10 üssü (-33),10 üssü(-5) gr kütleli ,durmaksızın bir ortaya çıkıp bir kaybolan devamlı hareket halinde,fakat asla ilerlemeyen veya gerilemeyen baştan başa durağan ve zamansız, bitmek bilmeyen bir etkinlikle dolu, daimi mikroskopik değişikliklerin,geometrideki kuantum iniş çıkışlarını temsil eden bir yapı olduğunu açıklamıştır. Böylece çeşitli Elektro-Manyetik ve Gravitasyonel kuvvetler bu kuantum köpüğüne tesir edip sakin bir göle atılmış bir kayanın meydana getirdiği dalgalara benzer bir titreşim meydana getirirler.Böylece bizim atomaltı parçacıklar diye belirlediklerimiz, bu titreşim modelleri ya da dalgalar olarak görünür.Bunlardan bazıları proton, bazıları ise, nötron olabilir.Ve bu modeller atomları meydana getirmek üzere birbirlerine etki ettikleri gibi, atomlar molekülleri,moleküller de fiziki dünyanın maddesini meydana getirmek üzere birbirlerine etki ederler.Böylece garip bir biçimde kayalar ile yıldızlar sadece boş uzaydaki dalgalanmalarından ibaret olurlar. Evrenin Kısa tarihi adlı eserin yazarı olan Fizikçi Joseph Silk de bu mini karadeliklerin, maddenin ilk tekillik sırasındaki veya ondan hemen sonraki durumu temsil etmelerinden dolayı,bunlardan meydana gelen köpüğün oluşturduğu dalgalanmaların büyük Patlamanın ayrılmaz bir parçası olarak karşımıza çıktığını söyler. Silk, evrenin kozmik saatinin ilk tik taklarına başladığı bu an öncesindeki belirsiz bir zaman süresince ,sürekli olarak yaratılan ve yok olan planck kütleli karadeliklerden oluşan bir kuantum köpüğünün, er geç ortaya çıkması kaçınılmaz olan bir dalgalanma ile büyük patlamaya yol açan genişlemeyi tetiklediğine inanmaktadır. |



Halkımız her zaman, nükleer enerji denilirken radyasyonu düşünmüş ve bilinçsizliğin etkisiyle haklı olarak Akkuyu Projesi'ne karşı çıkmıştır. Gelişmiş Avrupa Ülkelerinin hiçbir zaman vazgeçemediği nükleer enerji bize hala çok uzaktır. Fransa, Almanya, İtalya, İngiltere, ABD, bazı İskandinav Ülkeleri, Bulgaristan, Rusya, Ermenistan ve daha birçok ülkenin vazgeçilmez enerji kaynağı olan nükleer enerjinin fayda ve zararlarından bahsedelim;
Nükleer enerjinin üretimiyle bilindiği gibi radyasyon açığa çıkar. Bu olay, gayet doğal karşılanmalıdır. Şu konu açıkça belirtilmelidir ki; insan ömrünün her saniyesinde 15,000 radyasyon parçacığı, insan vücuduna çarpar. Böylelikle insana, yılda 500 milyar radyasyonik parçacık çarpar. Tüm ömür boyunca 40 trilyon partikül çarpması meydana gelir.
Bir röntgen çekilmesi halinde insan vücuduna trilyonlarca partikül geçer. Ancak, şu sonuç açıkça belirtilmiştir ki, 50 katrilyonda bir parçacık (1/50.000.000.000.000.000) insan hücresine zarar vermektedir. Tabii ki her radyasyon ışını bu rakamlar eşiğinde güvenlidir anlamına gelmez. Ancak biraz önceki oranlar denetiminde radyasyon şiddeti (sayısı) değil de, radyasyon cinsi önemlidir sonucuna varabiliriz.
Yapılan araştırmalarda, oluşan kanserin %0,5'i, insanlara, ömürleri boyunca çarpan radyasyonik parçacıklardan oluşmuştur. Şüphesiz ki radyasyon kanser riskini artırır. Ancak her insan, mutlaka radyasyona maruz kalmaktadır. Eğer insan radyasyondan korunmak istiyorsa; topraktan kendini izole etmelidir, çünkü toprak uranyum kaynağıdır. Beton ve tuğla evler yerine ahşap evlerde oturmalıdır çünkü beton ve tuğla uranyum ve potas barındırır.
Böyle durumda insan kurşun zırhtan elbiseler giymelidir. Bunun gibi daha birçok önlem alınmalıdır. Bu önlemler oluşan radyasyonun ancak %20 sini engeller. Ancak bunların hiçbiri mümkün olmadığına göre şu kabullenmeyi tekrar hatırlayalım; sıradan bir insana çarpan 50 katrilyon radyasyon parçacığından sadece biri kansere yol açabilir. Radyasyonun en kullanışlı birimlerinden biri olan mrem, 7.000.000 parçacığa verilen isimdir.
Öyle ki, 1 mrem radyasyon, televizyon izleyerek, fosforlu saatlerden vb. önemsiz kaynaklardan kolaylıkla alınabilir. 10.000 mremin altındaki radyasyonlar düşük seviyeli radyasyonlardır. Şu ana kadar olan bütün reaktör kazalarının çoğunda da 10.000 mrem sınırı aşılmamıştır.
ABD Bilimler Akademisi, İyonlaştırıcı Radyasyonun Biyolojik Etkileri Komitesi'nin vardığı bağımsız sonuca göre ‘‘1 mrem radyasyon, kanserden ölme riskini sekiz milyonda bir (1/8.000.000) oranında artırır’’. Uluslararası Radyolojik Korunma Kurulu (ICRP) ise bu oranı on milyonda bir (1/10.000.000) olarak açıklamıştır.
Radyoaktif serpinti, ekstentif bir değişimdir. Örneğin bir nükleer serpinti olduğunda o çevrede yaşayan nüfus ne kadar ise kişi başına düşen parçacık sayısı da yaklaşık olarak onun oranı kadar olur.
Her parçacık insanlara çarpmak zorunda değildir. Toprağa adsorplanabilir. Bir reaktör kazasının olması günümüzde zor bir ihtimaldir. Çünkü önceki kazalar teknolojik yetersizlikten ileri gelmiştir. Günümüzde ileri teknoloji kullanılmaktadır. Fransa ve İtalya da reaktörler sebze ve meyve tarlalarıyla bitişik inşa edilmiştir. Hiçbir tehlikeli durum olmamaktadır.
ABD'de reaktör kazaları olmuştur. Bu kazalarda çevreye radyasyon saçılmıştır ancak bir röntgen filminde alınan radyasyon 80 kat daha fazladır yani 80 mremdir. Japonya'ya atılan atom bombası sonrasında çok yüksek seviyeli (100.000 mremin üzerinde) radyasyon açığa çıkmıştır. Atom bombasının atılmasının ardından 80.000 kişilik bir Japon grubu üzerinde yapılan testlerde; 8.500 Japon, toplam 100 bin ile 600 bin mremlik radyasyona maruz kalmış ve 1974 yılına kadar, beklenenden 200 kişi fazlasında, kanserden ölüm vakası görülmüştür.
1935-1954 yıllarında İngiltere'de ‘‘ankylosing spondylitis’’ denilen omurga hastalığı tedavisinde 300.000 mrem civarında ağır dozlarda radyasyon uygulanırdı. 1970'e kadar, tedavi gören 14.000 hastada, beklenenden 80 kişi fazlası kansere yakalanmıştır.
Önemli konulardan biri de genetik bozukluklardır. Yaygın bir nükleer sanayinin yol açacağı genetik etkiler 2,6 gün geç çocuk sahibi olmakla aynı değeri taşır. Geç yaşta annelikte, çocuğun dawn sendromu, turner sendromu vb. kromozomal düzensizliğe yakalanma şansı çok artarken; yaygın bir nükleer sanayinin bulunduğu yerlerde, normalde oluşan genetik bozuklukların üç binde biri kadar artış olmuştur.
Kimyasal maddeler (kükürtdioksitin suda çözünmesiyle ortaya çıkan bisülfatlar, nitrojen oksitlerden elde edilen nitrözamin ve nitröz asiti vb.) genetik bozukluklara yol açarlar. Ayrıca hava kirlenmesiyle, kimyasal maddeler bozulurlar ve birçok genetik bozukluklara sebebiyet verirler. Yine 28,35 g. alkol, genetik etki bakımından 140 mremlik radyasyona eşittir. Kafein de buna benzer.
Dünya televizyon kanallarından biri, bazı insanları korkutmak için çok fazla tahrip edici özelliği olan, hurler sendromuna yakalanmış iki güzel ikiz bebeği (çok cici elbiseler giydirilmiş olarak) konuk etmiştir. Tüm ayrıntılar bu hastalığın dehşet verici sonuçlarıyla ilgiliydi.
5 yaşına gelince kör ve sağır olacaklar ve 10 yaşında ölmeden önce de kalp, karaciğer, akciğer ve böbrek rahatsızlıkları geçireceklerdi. Çok kısa bir süre için, radyasyonun söz konusu olduğu bir işte çalışmış olan babaları, seyircilere, çocuklarının, genetik hastalığına kendisinin maruz kaldığı radyasyonun neden olduğunu açıkladı. Radyasyonun ne kadar korkunç bir şey olduğunu gösterebilecek daha etkili bir propaganda olabilir mi?
Ancak babasının işi dolayısıyla aldığı radyasyonun sadece 1300 mrem olduğu; yani eşinin çocuklara hamile kaldığı zamana kadar aldığı doğal radyasyonun yarısından da az bir doz olduğu belirtilmedi. Bu dozda bir etkilenim sonucu, çocukların genetik bozuklukla doğma olasılığı 25 binde birdir; normal risk, kendiliğinden meydana gelen mutasyonlara bağlı olarak %3 tür. Çocukların genetik sorunlarının, babalarının işyerinde aldığı radyasyona bağlı olma olasılığı ise; binde birdir.
Nükleer enerji karşıtları, her an yeni bahaneler üretmek isterler. Bunlardan biri de Dünya Ülkelerinin nükleer enerjiden vazgeçtiği söylentisidir. Dünya Ülkeleri bu enerjiden vazgeçmemiştir. Sadece ekonomik durgunluk, Çernobil muhalifleri akımı, gelişmiş ülkelerin yeterince nükleer enerji santralleri olduğu için artık ihtiyaç duymaması gibi etkenler, bu imajı ortaya çıkarmıştır.
Bu enerjiden, İsveç'in vazgeçtiği söylenir. İsveç, bu santrallerden vazgeçmemiştir. Halen nükleer santraller çalışmaktadır ve asla vazgeçemez. Çünkü bu santraller, çevreye hiçbir zarar vermemektedir (Aksine ekonomik faydası vardır, çevreye dosttur, çünkü İsveç'te diğer santral türlerinden saatte 29 kg/h'lık CO2 açığa çıkarken, nükleer santrali olmayan Danimarka'da bu miktar 890 kg CO2 sınırını zorlamıştır).
Ancak yeni santral yapmama kararı almıştır. Çünkü siyasiler, oy kaygısı çekmektedir. Ülkenin %60'ı nükleer enerjiye hayır demiştir. Yine Kanada, nükleer santral yapmamaktadır. Çünkü çok fazla santrali vardır. Bu ülkenin artık nükleer enerji santraline ihtiyacı yoktur.
Çin ve Kore, dörder tane santral inşa ediyor. Şu sıralarda inşa işlemi yavaşlatılmış durumdadır. Bunun sebebi, çevreye zarar verdiği değildir, tek sebebi ekonomik durgunluktur. Son 3 yılda 11 adet nükleer enerji santralleri inşasına başlanmıştır. 1996 yılında dördü Çin'de olmak üzere 6 tane, 1997 yılında 1 adet G. Kore'de, 1998 yılında 3 adet yine G. Kore'de, 1999 yılında 1 adet Slovakya da başlanmış ve halen inşaları devam etmektedir.
Aklımıza şöyle bir soru gelebilir, ‘’Niçin gelişmiş ülkeler de inşa işlemi yoktur?’’ Tek sebebi, gelişmiş ülkelerin yeni santrallere ihtiyaç duymamasıdır. Bu ülkelerin yeterince santralleri vardır, bunlardan asla vazgeçmemiştirler ve asla da vazgeçemezler.
Fransa'nın, yaklaşık olarak %75'lik enerji ihtiyacı nükleer reaktörler vasıtasıyla karşılanır. Yine ABD'nin %25'lik enerji ihtiyacı bu enerjiyle karşılanır. Ülkemiz; stratejik açıdan çok önemli bir mevkiidedir. Uluslararası gücümüzün sürekliliği için nükleer enerji santralleri şarttır. En uygun bölge de Akkuyu'dur. Çünkü en güvenli yer orasıdır. Gerek soğutma suyuna (denize) yakınlığı ve gerekse deprem bölgesi olmayışı ile en uygun yerdir.
Nükleer enerji santralleri, insanoğlunun inşa ettiği en güvenli makinedir. Geçmişte olan nükleer enerji kazaları abartılmaktadır. Çünkü insanların aklına birden atom bombası gelmektedir. İyi bir nükleer enerji santrali, atom bombasından bile etkilenmez.
Günümüzde, bir de rüzgar enerji santralleri ortaya atılmıştır. Bu yeni enerji sistemi 4,6 cent/kwe enerji üretmektedir. Bu sistem çok ucuza enerji üretmektedir. Elbette ki inşasına karşı değiliz, yapılmalıdır. Ancak şu unutulmamalıdır ki hiçbir enerji, nükleer enerjiye alternatif değildir.
Nükleer enerji, 2,5 cent/kwe enerji üretmektedir. Ayrıca 1000 MW lık bir adet reaktör, 1 er MW lık 8000 adet rüzgar santraline eşdeğerdir. Çünkü 1 rüzgar paneli, 1 MW tan fazla enerji üretemez. Ürettiği enerjide %20 verimlidir. 8000 MW lık inşaa edilen rüzgar santralleri ancak 1000 MW enerji üretebilir.
8 adet reaktör (1 Akkuyu Projesi) = 64.000 adet rüzgar paneli
8000 adet rüzgar santrali ise yüzlerce hektar arazinin işgali demektir. Bu araziye insan girmesi de sakıncalıdır. Yine Güneş Enerjisi üretimi metodu da buna benzer. Ülkemiz, rüzgar ülkesi değildir. Bazı Ege kesimleri yeterli rüzgarı görmektedir. Elbette ki rüzgar sistemleri de kurulsun. O bölgeye bağımsız enerji sağlayabilir. Ya rüzgar kesilirse?
Nükleer enerjiye hiçbir enerji alternatif değildir. Dünya'da 400'ün üzerinde nükleer santral vardır. En çok da Kanada'dadır. Üstelik bu santrallerin çoğu, turistik yerleşim merkezlerine yakındır. Pickering Santrali, bir köyün içinde ve yat marinasıyla yan yanadır. Burada 8 reaktör vardır. Çevreye hiçbir zarar vermemektedir. Bu tür Candu santrallerinde asla serpinti olmaz.
Bizim yapmayı tasarladığımız sistem de Kanada teknolojisine benzer. Bu sistemde serpinti ortaya çıksa; ilk önce yakıtın kendisi, nükleer serpintiyi adsorplar. Radyasyonun buradan kurtulduğunu düşünelim. Bu defa kapalı soğutucu sistem içinde kalır. Buradan da kurtulduğunu varsayalım. Soğutucu sistemin dışında yine kapalı bir sistem olan reaktör koruma kabı vardır. Hadi buradan da kurtulduğunu düşünelim. Bu defa en dışta beton sistemi ve onun içinde 4-25 cm kalınlığında çelik sistemi bulunan, beton konteynır vardır. Zaten serpintinin bu kısma gelmesi mümkün değildir. Gelse bile asla dışarıya sızma yapmaz.
Çernobil Santrali'nde bu sistem yoktu. Sadece kütleyi taşıyacak çelik bir kap ve dışta betonarme bir bina vardı. Zaten kazada vardiya değişimi sırasında, reaktörün gücünün birden düşürülmesinden, yani insan hatasından meydana gelmiştir. Yeni, teknolojik santrallerde böyle hatalar olmaz. Serpinti ortaya çıksa bile, yedi katmandan oluşan reaktörden, dışarıya asla sızıntı olmaz.
Elbette ki her enerji üretme sistemi çevreye zararlıdır. Ancak içlerinde en çevrecisi nükleer enerji santralidir. Nükleer enerjiye karşı olan insanlarımız, eski enerji üretim metotlarımızdan memnun gözüküyorlar. Ancak nasıl bir enerji üretimi yaptığımızı bilmiyorlar. Barajlarımız dönümlerce arazimizi sular altında bırakmıştır, üstelik yetersizdir. Bu açığı kapatmak için kullandığımız termik santrallerimiz aracılığıyla, tonlarca CO2, CO, SO2, NO2, ağır metallerden Ag, Pb, Sg, U ve daha birçok zararlı maddeleri doğaya verdiğimizden haberleri var mıdır?
Yine enerji açığımızı doğalgaz ile kapatmaya çalışıyoruz. Bu enerji türü, doğaya, termik santralden daha az zararlıdır. Ancak sonuçta zararlıdır, çünkü çevreye yine zararlı gazlar verilmektedir. Üstelik doğalgaz bulmamız çok da kolay değil. Eğer komşu doğal gaz ülkeleri, bu enerji kaynağı transferini keserse açıkta kalırız.
Alternatif diye düşünülen, Güneş ve rüzgar enerjisinden başka bir de termal enerji vardır. Yeraltından gelen sıcak su çok korroziftir. Nitekim, Denizli'deki su da böyledir. Ayrıca atık su ise çok zehirlidir. Bu suyun tekrar yeraltına gönderilmesi gerekir. Çevreye zararlıdır. Bu enerji sistemi de, nükleer enerjiye asla alternatif olamaz.
Türkiye'nin en büyük barajı Atatürk Barajı'dır. Bu barajın gücü 2400 MWh'tir. Verimi ise %50 ile 1000 MWh'tir. Akkuyu'ya yapılması tasarlanan nükleer enerji santralindeki 8 adet reaktörün gücü ise 8000 MWh civarındadır. Buna göre;
8 adet Atatürk Barajı = 1 Akkuyu nükleer santrali (Enerji bakımından) olur.
Nükleer reaktör yakıtı olarak genelde U235 kullanılır. Yakıt reaktife girmeden önce doğal radyoaktiftir. 1x1 cm ebadındadır. Bir yakıt kabında 37 tane çubuk kap sistemi vardır. Her çubuk 50 adet yakıt (1x1 cm ebatlı) almaktadır. Bir yakıt kabı toplam; 37 x 50 = 1850 adet yakıt bulundurur. Bu da 1850 ton kömüre eşdeğerdir. Yine 1kg nükleer yakıt, 2 milyon litre benzine eşdeğerdir.
Nükleer enerji karşıtlarının en önemli soruları, ‘’Nükleer atıklar ne yapılacaktır’’ sorusudur. Cevap olarak birçok yöntem var. Bunlardan en önemlileri, camlaştırma ve kayalaştırma yöntemidir; Camlaştırma yöntemine göre; reaktörden çıkan atık, ilk 10 yıl reaktör kabı yanındaki havuzda bekletilir. Sonraki 20 yıl ise beton havuzda bekletilir.
Atıkta U238, U237, Neptinyum, Sezyum, vb. maddeler bulunur. Bu atıklar istenirse sonsuza dek burada bekletilir. İstenirse camlaştırılarak (küçük cam küreler halinde) etrafında çelik küre, yine etrafında fiziksel koruyucu, aşınmaya karşı etkileşimli madde, dış dolgu maddesi bulundurularak yerin 600 metre altına gömülür. 600 metre aşağıda su olduğunu düşünelim; Bu su asla yeryüzüne çıkamaz. Zaten 200 yıl sonra, atık maddenin %98'i kaybolur.
Geriye %2 lik U238, U235, Protaktinyum, Plütonyum gibi doğada çok fazla bulunan maddeler kalır. Bunlar zaten doğada çok fazladır. Yeryüzüne çıksalar bile radyoaktif tesirleri, doğadaki gibi doğal normlarda olur.
200 yıl boyunca cam küreciklerde hiçbir aşınma olmaz (Mezopotamya'da 3000 yıl dayanan camlar su içerisinde bulunmuştur). Zaten 200 yıl sonra nükleer etki doğal hale gelir. Mutlaka çok azda olsa zehirlilik etkisi vardır, ancak Hg, Cd, As, Cd gibi diğer zehirli kimyasallarla karşılaştırıldığında radyoaktivite için durum çok daha olumludur.
Kaya kütlelerine dönüştürme yöntemine göre ise; atıklar kayalaştırılarak yeraltına gömülmektedir. Kayaların hareketi çok iyi bilindiği için hiçbir riski yoktur. 200 yıl sonunda zaten nükleer atık, doğal radyoaktiviteye dönüşür. Biz bu sorunları düşünmemeliyiz. Bilim adamları bu sorunları çözdüler. Bizler, kömürün yanmasıyla oluşan atıkları düşünelim (Her yıl Amerika'da bu kirlilikten dolayı binlerce kişi ölmektedir). Baraj suları altında telef olan hektarlarca arazimizi düşünelim. Bunlara çözümler arayalım.
Sonuç olarak; yüksek teknolojiyle inşa edilen bir reaktör, insanlara radyoaktif etki yapmaz. Reaktörlerin atık maddeleri de toprağın altına betonlanarak, çeliklenerek veya kurşunlanarak bırakıldığı taktirde izole edilir, zamanla zararsızlaşır.
Bir gram aktif maddenin reaktörde yakılmasıyla; E = m C2kadar enerji açığa çıkar, sayısal değer olarak bu enerji; E = m C2 = 1 g x (30.000.000.000 cm/sn)2 = 900.000.000.000.000.000.000 (900.000 katrilyon) Erg'likenerji açığa çıkar. Q = 900.000 katrilyon erg x 0,00000002389cal/erg=1.501.000.000.000 cal/1g kadar ısı enerjisi açığaçıkar. Bu değer ise; P = 25.002.000 kWh/1g güce eşittir.
Bu rakamlar, hiç de küçümsenecek rakamlar değildir. Nükleer enerji aleyhindeki tepkiler, halkımızın bilinçsizliğinden ileri gelmektedir. Reaktörler, diğer enerji kaynaklarına oranla daha tehlikesiz, daha yararlı, daha ucuz, ve daha çevrecidir. Niçin çevreci ve ekonomik yol varken diğerlerini alternatif kabul edelim?
.Yapıtları
Aristoteles'in yazıları iki kümeye ayrılır: 1. Aristoteles tarafından yayımlanan, fakat bugün yitmiş yazılar; 2. Aristoteles tarafından yayımlanmamış, hatta yayına yönelik de kaleme alınmamış, buna rağmen de toplanıp muhafaza edilmiş yazılar.
"Yitik Aristoteles"
İlk kısım yazılar, "dışrak yapıtlar" olarak adlandırılırlar. Dışrak, yani ἐξοτερικά terimini Aritoteles kendisi Lykeion'dan daha geniş bir okuyucu kitlesine yönelik eserleri için kullanıyor. Bu yapıtlar, diğer birçok Eskiçağ metni gibi Milâd'ı izleyen ilk asırlarda yitirilmiştir. Gerçi bu yapıtların en azından başlıklarını, Aristoteles'in yapıtlarının adlarını mahfuz listelerden biliyor, muahhar eski yazarların yazdıkları taklit yapıtlardan ve yaptıkları alıntılardan da içerikleri hakkında muğlak da olsa bir fikir edinebiliyoruz.
Bu yapıtlar, yazınsal biçimleri itibariyle, Platon'unkilerle mukayese edilebilir nitelikteler ve aralarından birçoğunun diyalog biçemleri takip edilerek yazılmış olduklarını düşünmemize yol açacak nedenler var. Cicero, Aristoteles'in stilinin "pürüzsüzlüğü"nü övüp yazısının akışını "altın bir ırmak"a benzetirken (Topikler I, 3; Acad., II, 38, 119) hiç kuşkusuz bu yapıtlara göndermede bulunuyordu. Ne var ki bir asırdır belli bir ölçüde yeniden oluşturulmaya çalışılan içeriği felsefe tarihçileri için sorun teşkil etmeye devam ediyor. Bunun en temel nedeni, "Yitik Aristoteles" külliyatının, korunan metinlerden anladığımız Aristotelesçilik'le yakından uzaktan bir ilgisi olmaması; büyük ölçüde Platoncu temaları geliştiriyor, hatta bazen de ustasının çalışmalarıyla aynı doğrultuda kalmak kaydıyla daha öteye giden savlar sunuyor (Bu çizgide, örneğin Evdemos ya da Ruh Üzerine diyalogunda, ruhla beden arasındaki bağları doğa karşıtı bir birliktelik olarak nitelendirip, Tyrrhen korsanlarının tutsaklarına diri diri bir cesede bağlayarak yaptıkları işkenceye benzetiyor). Aristoteles'in yayıma yönelik olmayan eserlerinde eski Platoncu dostlarını eleştirdiğini fark ettiğimizde, acaba iki ayrı hakikat mi güttüğü sorunu depreşmeye başlıyor: bir büyük kitlelere yönelik "dışrak" (eksoterik) hakikat rejimi, bir de Lykeionlu öğrencilere münhansır "içrek" (esoterik) bir rejim. Ancak bugün yaygın kanı olarak bu yapıtların bir yerde Aristoteles'in hâlen Akademeia'ya mensup, yani Platon etkisi altında olduğu döneme ait gençlik yazıları olduğu da düşünülüyor. Hatta bu fragmanlar örneğin Jaeger gibi genetik Aristoteles okumaları yapan yorumcular için Aristoteles'in düşüncesinin evrimleşmesinin ilk noktasını tayin etmeğe kullanılmıştır.
Bu yitik yapıtların başta gelenleri şunlardır: Evdemos ya da Ruh Üstüne (Platon'un Phaidon'unun izinde), Felsefe Üzerine (Metafizik'in kimi temalarının ayırdına varabildiğiimiz bir tür tutum ibrazı yazısı), Protreptik (felsefî hayata teşvik), Gryllos ya da Retorik Üzerine (Isokrates'e karşı), Adalet Üzerine (Politika 'nın bazı temaları burada kendilerini belli ediyorlar), Asalet Üzerine, bir Şölen, vb.
Korunan Yapıtları
İkinci küme Aristoteles'in bütük olasılıkla Lykeion'daki derslerini vermek için kullandığı notlardan ibaret bir yığın elyazmasından oluşuyor. Bu yapıtlara esoterik (içrek) hatta daha doğru bir anlatımla akroamatik (yani sözel öğretime yönelik) adı veriliyor. Eskiçağ'dan itibaren bu elyazmalarının ahlafa nasıl intikal ettiği üzerine romansı bir anlatı yayılmış (Plutarkhos, Sylla'nın Yaşamı, 26; Strabon, XII, 1, 54). Aristoteles ve Theophrastos'un elyazmaları, Theophrastos tarafından eski okul arkadaşı Nelevs'e bırakılmış; Nelevs'in cahil vârisleri Skepsis'te bir mağaraya gömmüşler metinleri, elyazmalarını Bergama krallarının kitapsever açgözlülüğünden kurtarmak için; uzun zaman sonra, İ.S. birinci yüzyılda, bunların torunları yazmaları altın pahasına Peripatetisyen Teoslu Apellikon'a satmışlar. Apellikon bunları Atina'ya götürmiş. Son olarak, Mithridates'le savaştığı sırada Sylla Appellikon'un kitaplığını ele geçirip Roma'ya taşımış. Orda da bu kitaplık Tyrannion tarafından satın alınmış: Lykeion'un son skholarkh'ı (okul yöneticisi) Rodoslu Andronikos İ.Ö. 60 civarında Aristoteles'in ve Theophrastos'un akroamatik eserlerinin ilk redaksiyonunu yayımlamakta kullanacağı nüshaları ondan almış.
Bu anlatı kısmen tutarlı gözükmüyor. Zira Aristoteles’in ölümünden sonra kesintisiz olarak etkinliğine devam eden Lykeion’un nasıl olup kurucusunun elyazmalarını yitirmiş olabileceğini anlamak güç. Herhâlükârda Aristoteles’in yapıtlarının ilk önemli yayımı –bu yapıtların önemini vurgulamak için yukarıda aktardığımız söyleni yayan kişi olmasına karşın- Andronikos’unki. Aristoteles’in yapıtları ancak Andronikos’la beraber, yani filozofun ölümünden üç asır kadar sonra, asıl mesailerine başlayacak, üzerlerine sayısız şerh yazılacaktır. Bugün Aristoteles’in metinlerini, Andronikos’un onlara verdiği biçimde ve yaygın olarak da yine Andronikos’un koyduğu başlıklar altında okuyoruz.
Bu olguların yapılan yorumların akıbetiyle olan ilişkisi gözardı edilemez nitelikte. Nitekim, bundan şu çıkıyor ki, bugün Aristoteles’in kitapları olarak tanıdığımız yazıların hiçbiri Aristoteles’in kendisi tarafından neşredilmemiş. Aristoteles, örneğin “Metafizik”in değil; felsefe tarihinde nedenler teorisi, temel felsefî güçlükler, çokanlamlılık, edim ve güç, varlık ve öz, tanrı gibi konular üzerine yazılmış bir düzine kadar kısa incelemenin yazarı. Editörler daha sonraları bu risaleleri biraraya getirip, Aristoteles de bu konuda istemli bir ipucu vermediği için, kısmen keyfî Metafizik –yani Fizik’ten sonra okunacak inceleme- başlığı altında toplamışlardır. Bundan ötürü hem Metafizik’in ve hem Aristoteles’in diğer yapıtlarının çoğunlukla birbirinden az çok bağımsız, açıkça kavranabilir bir ilerleme sunmayan, kimi yinelemeler ve hatta bazen de çelişkiler içeren bir etütler topluluğu olarak ortaya çıkmasına şaşırmamalıyız. Yalnız tabiî ki, bu yazıları bitmemiş halleriyle umuma muhtemelen hiçbir zaman sunmayacak olan Aristoteles’e bu yüzden serzenişte bulunmak isabetsiz olur.
Öte yandan, Andronikos’un, sözü geçen risaleleri, hem lojik bir sıra, hem de didaktik kaygılar güden bir dizim içinde düzenlediğini görüyoruz (örneğin mantığın, yani bilgiye yazılmış propedötiğin, kendiliğinden bilimsel olarak nitelendirebileceğimiz incelemelerden; fiziğin de metafizikten önce gelmesi gibi...) Bu sistematik sıralamayı, eleştirellik kaygısı taşımaksızın kabul ettiğimizde bir takım terslikler de ortaya çıkmıyor değil: risalelerin –zaten farklı dönemlerde yazılmış disertasyonlarının tek bir başlık altında toplanmasıyla evvelden maskelenmiş olan- kronolojik, yani kaleme alınma sırasının kaçılınmaz olarak yerine geçen bu sıralamanın, Aristoteles külliyatının -Aristoteles adında bir filozofun varlığıyla ilişkisi erkenden unutulan- gayri şahsî bir bütün olarak tespitine az katkısı olmadığını gözlemliyoruz. Aristoteles felsefesine yorumcular tarafından sıklıkla atfedilen sistematik karakter, büyük ölçüde eserlere bütünüyle dışlak bir neşrî keyfiyetten doğmuş oluyor, bir taraftan da bu fikri saklanmış yapıtların eğitselliği kuvvetlendiriyor.
Bir yorum çalışması, bu metinlerin yalnız didaktik maksadını değil, aynı zamanda Aristotelesçi eğitimin, örneğin Sokratesçi gelelenekteki monologlu değil de diyaloglu eğitiminden ayrışan, kendine özgü niteliklerini de göz önünde bulundurmalıdır. Aristotelesçi eğitimde karşımızdaki yazarın tutumu, çömezleriyle diyalog halinde bir ustanınki olmasa da, gene de bir ustanın zihninde ve eserinde diyalog halinde olan, çoğu zaman geçmiş filozoflardan alıntılanmış, düşüncenin huzuruna çıkartılmış tezler. Böylelikle, Aristoteles’in yapıtlarında, bir doktrinin dogmatik sunumuna değil, güçlükler ve çelişkiler arasından kendine yol açan, zaman zaman büyük zahmetle yolunu arayan bir hakikatin oluşumuna tanık oluyoruz. Aristoteles’in incelemelerinde oldukça az sayıda tasımla karşılaşmamıza, bu incelemelerin silojistik üslupta değil de Aristoteles’in de dediği gibi “diyalektik” bir strüktürle tertiplenmiş olmasına öyleyse şaşmamalı: “diyalektik”, yani bir diyalog misali terakki eden, pro ve kontra argümanlar arasında gidip gelen.
Yapıtlarının Listesi
Mantık
- Organon :
- Yüklemler (Κατηγορίαι Categoriae)
- Yorum Üzerine (Περὶ ἑρμηνείας De Interpretatione)
- Birinci Çözümlemeler (Ἀναλυτικὰ πρότερα Analytica Priora)
- İkinci Çözümlemeler (Ἀναλυτικὰ ὕστερα Analytica Posteriora)
- Yerlemler (Τοπικά Topica)
- Sofistik Çürütmeler (Περὶ σοφιστικῶν ἐλέγχων De Sophisticis Elenchis)
Doğa Yazıları
- Oluş ve Bozuluş Üzerine (Περὶ γενέσεως καὶ φθορᾶς De Generatione et Corruptione)
- Kosmos Üzerine (Περὶ κόσμου De Mundo)
- Fizik (Φυσική Physica)
- Gökyüzü Üzerine (Περὶ οὐρανοῦ De Caelo)
- Gök Cisimleri Üzerine (Μετεωρολογικά)
- Can Üzerine (Περὶ ψυχῆς De Anima)
- Kısa Doğa Yazıları (Parva Naturalia)
- Duyular Üzerine Περὶ αἰσθήσεως
- Anı ve Anımsama Üzerine Περὶ μνήμης καὶ ἀναμνήσεως
- Uyku ve Uyanma Üzerine Περὶ ὕπνου καὶ ἐγρηγόρεως
- Rüyalar Üzerine Περὶ ἐνυπνίων
- Uykuda Kehanet Üzerine Περὶ τῆς καθ' ὕπνον μαντικῆς
- Uzun ve Kısayaşamlılık Üzerine Περὶ μακροβιότητος καὶ βραχυβιότητος
- Gençlik ve İleri Yaş Üzerine Περὶ νεότητος καὶ γήρως. Περὶ ζωῆς καὶ θανάτου
- Soluma Üzerine Περὶ ἀναπνοῆς
- Nefes Üzerine Περὶ πνεύματος
- Hayvanların Tarihi Üzerine (Περὶ τὰ ζῷα ἱστορίαι Historia Animalium)
- Hayvanların Kısımları Üzerine (Περὶ ζῴων μορίων De Partibus Animalium)
- Hayvanların Hareketi Üzerine (Περὶ ζῴων κινήσεως De Motu Animalium)
- Hayvanların Gelişimi Üzerine (Περὶ πορείας ζῴωνDe Incessu Animalium)
- Hayvanların Oluşumu Üzerine (Περὶ ζῴων γενέσεως De Generatione Animalium)
- İkincil Yazılar Opera Minora
- Renkler Üzerine Περὶ χρωμάτων
- Duyulan Şeyler Περὶ ἀκουστῶν
- Fizyognomikler Φυσιογνωμονικὰ
- Bitkiler Üzerine Περὶ φυτῶν
- Duyulduk Harikulâde Şeyler Περὶ θαυμασίων ἀκουσμάτων
- Mekanik (Μηχανικά Mechanica)
- Görünmez Çizgiler Üzerine Περὶ ἀτόμων γραμμῶν
- Rüzgârların Yerleri ve Adları Ἀνέμων θέσις καὶ προσηγορίαι
- Melissos, Ksenofanes ve Gorgias Üzerine Περὶ Μελίσσου, Περὶ Ξενοφάνους, Περὶ Γοργίου
- Sorunlar Προβλήματα
- Evrim Skalası,Evrim Basamakları,Doğa Cetveli (Scala Naturae)
Fiziksonrası-Varlıkbilim
- Doğa Yazılarından Sonra Gelenler (Τὰ μετὰ τὰ φυσικά Metaphysica)
Etik ve Politika üzerine
- Ekonomikler (Οἰκονομικά Oeconomica)
- Magna Moralia (Ἠθικὰ μεγάλα Magna Moralia)
- Nicomakos'a Etik (Ἠθικὰ Νικομάχεια Ethica Nicomachea)
- Atinalıların Yasası (Ἀθηναίων πολιτεία)
- Eudemos'a Etik (Ἠθικὰ Εὐδήμεια Ethica Eudemia)
- Erdemler ve Erdemsizlikler Üzerine (Περὶ ἀρετῶν καὶ καιῶν)
- Politika (Πολιτικὰ Politica)
Estetik
- İskender'e Retorik Ῥητορικὴ πρὸς Ἀλέξανδρον
- Retorik (Τέχνη ῥητορική Ars Rhetorica)
- Poetika (Περὶ ποιητικῆς Ars Poetica)
« Önceki ::